Bir Kitap Incelemesi: Anarşist Antropolojiden Parçalar ( David Graeber)

Kategori: Kitap - Yorum Yazın
Bir Kitap Incelemesi: Anarşist Antropolojiden Parçalar ( David Graeber)

David Graeber – Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar

Graeber (Kimdir?), kitabına Pyotr Kropotkin’in anarşizm tanımı ile başlıyor:

“Toplumsal uyumun; kanuna boyun eğerek ve ya herhangi bir otoriteye itaat ederek değil, üretim ve tüketim için olduğu kadar uygar insanın sınırsız çeşitlilikteki ihtiyaç ve isteklerin karşılanması yararına özgürce oluşturulmuş gönüllü ya da profesyonel muhtelif gruplar arasındaki bağımsız anlaşmalar yoluyla sağlandığı yaşam kuramına ve ya ilkesine verilen isimdir; bu kuramda toplum, yönetimsiz olarak tasavvur edilir. (Brittanica Ansiklopedisi)”

Yazarın kitabına bu tanımla başlangıç yapması tesadüf değil. Çünkü Graeber, anarşist bir sosyal antropolog olmakla beraber düşüncelerinde Kropotkin’in tanımlamaları ve Mauss’un savları önemli bir yer tutmaktadır. Kitabın ilk bölümüne akademik alanda anarşistlerin sayısının neden az olduğunu tartışarak başlamış. Radikal hareketler içinde bulunanların ve kimi aktivistlerin kendini anarşist olarak görmediğini ama esasen kendilerini anarşizme dayanarak tanımladığını savunmuş. Bu savunmayı yaparken, Marksizm ve anarşizm karşılaştırılmış. Anarşizmin daha ‘tutkulu’, ‘samimi’ ve kuramsal açıdan daha düz bir yapıda olduğunu ekleyerek Marksizmin akademiyle, anarşizmin hiçbir zaman sahip olamayacağı bir yakınlık olduğundan bahsetmiş.

Tarihsel olarak Marksizm ve Anarşizm karşılaştırıldığında, Marksist öğretinin yazarları vardır. Yani nasıl ki Marksizm ve savunucuları bir kişi/kuramcı tarafından öncüllüğü yapılmışsa benzer biçimde Leninistler, Gramsciciler, Althusserciler vardır. Pierre Bourdieu ‘den bir örnekle akademik alanın bir mücadele alanı olarak tanımlayan Graeber; bu mücadelenin hakimiyet amacı güdülerek gerçekleştiğini vurgulamıştır. Bunun kazancı olarak da, akademisyenler arasında isminizin nasıl bir sıfatla tanımlanacağının merak edilişidir. Marksist siyasetin kendini akademik olarak örgütleyişinin, herkesin bir başkasının düşüncesini sadece yanlış değil aynı zamanda tehlikeli olduğunu göstermek ile bağdaştırmıştır. Entelektüel tartışmaların ve entellektüellerin birbirine nasıl davranacaklarına ilişkin bir model haline gelen bir Marksizmden söz ederek, Marksist siyasetin akademik bir disiplin oluşunu paralel süreçler olarak görmüştür.

Marksist eğilimin devrim hakkında kuramsal bir niteliği olduğunu belirtirken anarşizmin devrimci strateji hakkında etik bir söylem olduğunu savunur. Anarşizmin tarihsel topluluklarına bakıldığında verilebilecek örnekler – Anarko- Komünistler, İsyancılar, Bireyciler vs. – hiçbir büyük düşünürün adıyla anılmaz çünkü Graeber’e göre anarşistler hem faaliyetleriyle hem de bu faaliyetlerini yaparken nasıl örgütlendikleriyle tanımlarlar. Yani burada bir kuram ya da bir düşünürü merkeze almak yerine, eylem tarzlarını ve bir araya geliş biçimlerini tanımlama merkezi olarak görürler. Graeber bununla beraber, Marksizm ve Anarşizmi birbirleriyle ilgili potansiyel tamamlayıcılar olarak görür. Buna örnek olarak da; Bakunin’in Marx’a karşı tartışmalarına rağmen; Marx’ın Kapital’ini Rusça’ya kendisinin çevirmesini vermiştir.

Graeber, anarşizmin akademide kendine yer edinmesini de otorite ile açıklamış, anarşizmde amaç ile aracın uyum içinde olması gerekliliği varken, otoriter araçlarla bir amaca ulaşılamayacağını savunuyor. Bu noktada savunusunda Marksizmin akademide kendine yer ederek çeliştiğini vurguluyor. Üniversiteleri Katolik Klisesi ve İngiliz Monarşisi ile beraber, çağlar boyu ayakta kalan tek batı kurumu olarak tanımlayan Graeber, Marksist akademisyenlerin pahalı otellerdeki konferanslarda entelektüel savaşlara girişmelerinin devrim düşüncesi ile bağdaşmadığını öne sürerek, anarşizmin yöntem açısından bu noktada ayrıldığını belirtiyor. Fakat kendisinin bu savına karşılık anarşist bir kuramın imkanlı olup olmadığına yönelik açıklayıcı bir görüşü de yok. Çünkü anarşizm mutabakat süreci ile işlediğini söylerken, aynı zamanda büyük bir kurama ihtiyacı olmadığını anlatmış. Çözüm olarak da, hiç kimsenin kendi ilkeleriyle kökten çatıştığını düşünmeyerek uygulamaktan memnun olacağı bir savı önermiş. Ütopik olan, tam da burada karşımıza çıkıyor. Marksizmi, diğer ideolojileri kötüleyen ve tehlikeli bulan Graeber, anarşizmin mutabakatı sonucu çıkan savı doğru buluyor. Bunca çeşitli kuram, bakış açısı, ekonomi biçimi varken herkesin mutluluğu ve kabulünü sağlayan bir sav neredeyse imkansızdır. Ortaya çıkan şey ise bunu sağlamanın aksine anarşizmin temellerine ters düşerek tek tip bir düşüncenin kabulünü sağlayarak olur.

Stalincileri kendi tasavvurlarını bir şiddet üzerinden dayatma hakkına sahip olduklarını hissetmelerini, oldukça tehlikeli bulan Graeber, bu tarz idealistlerin (Mao’yu da katarak) veriyor. Toplumu imkansız şekillere sokmakla ve onları ütopik olmakla suçlamış. Kitabın bu bölümünde asıl anarşizmin ütopikliğini göz ardı etmesine rağmen, anarşizmi bilinenin aksine şiddet karşıtı olarak betimlemiş. Çünkü anarşizmin davasını özgürlük davası olarak tanımlarken bu davaya yeni zorlama ve baskıcı biçimlerle hizmet edilemeyeceğini söylemiştir. Buradaki tutarlılığında anarşizmin temel mantıkları arasında tarihin değiştirilemez bir gidişatının olduğuna karşı çıkılması noktasında olduğunu söyleyebiliriz ve karamsar bir bakış gibi görülse de şiddetin her türlüsünü reddederek olumlu bir bakışı da olduğunu ekleyebiliriz. Graeber, antropolojinin ve anarşizmin kendi tabiriyle ‘tuhaf’ yakınlığını açıklarken, sosyoloji ve ekonomi gibi inceleme alanlarını modern dünya ile beraber tanımlamıştır. Buna karşılık antropoloji etnografiktir. Radikalci çözümler sunarken tarafsız durur ve aslında farkında olmadıklarımızı, sembolik şeyleri açığa çıkarır. Öncü olma, eleştirme ya da doğru olanı ortaya koyma gibi dertleri olmaması yönüyle antropoloji, anarşizmi açıklayabilme anlamında nettir. Anarşizmi tartışırken yalnızca modernizm içinde teknoloji ve modernist karşıtlıklarıyla ve bu tarz bir bakışla tartışmak yanlış olacaktır. Çünkü anarşizm, antropolojinin bir inceleme alanı olarak – ilkel olma- değiştirilmemiş olana geri dönüşler yapar. Ayrıca toplumun temel sorunları; artık ekonomiyi aşarken, ırk, sınıf, cinsiyet üzerine – yani ilkel toplumlardaki  akrabalık sistemleriyle eşdeğer- kuruludur. Graeber, kitabına, antropoloji ve etnografik kayıtların önemini de en çok etkilendiği Marcel Mauss adlı devrimci sosyalist antropoloğun çalışmalarından örneklerle açıklamıştır.

Mauss’a göre; devrimcilerin piyasanın gerçekte ne tür bir ‘mahluk’ olduğunu ve kapitalizmin yaşatılabilir alternatiflerinin neler olabileceğini görmek için etnografik kayıtlara bakmaya başlamaları gerekiyordu. 1925 de yazdığı Armağan Üzerine Deneme eserinde toplumlar içinde parayı kullanmayan ekonomiler içinde kişisel çıkar ile başkalarının çıkarları, birey ile mülkiyet, özgürlük ile yükümlülük gibi aslında bizim modern diye tanımladığımızı dünyada ki gibi ayrımlar yoktu. Bu açıdan komünizminde barındırdığı takas usulü ve başkasının ihtiyaçlarını üstlenme düşüncesinin aksini savunmuştur. Graeber’e göre bu bakış anarşist bir bakıştır ve benimsenmesi gerekir. Fakat Mauss’un bunu anarşist olarak tanımlamadığını ve kabul etmediğini söyler. Mauss’un etnografilere verdiği önem ve alternatif olanlara yönelişi devletsiz ve piyasası olmayan toplumların anarşist oldukları için böyle yaşadıkları kanısına yol açarak anarşişt antropolojinin bir anlamda temelini oluşturduğunu söyleyen Graeber, devletsiz toplum ekonomilerinin ekonomiyi reddetme olduğunu belirtmiştir. Bunun sebebi, gelişmemişlik ya da kar etmenin ne olduğunu bilmemek değil. Ekonomik olanın saldırgan oluşudur. Bu noktada, Clastres’in Devlete Karşı Toplum kitabına değinmek yerinde olacaktır. Clastres, Amazonların erkeklere güç vermenin sonuçlarını öngörerek ve oluşabilecek tehditleri önlemek amacıyla düzenlerini sürdürmüş olabilecekleri tartışmasını ortaya atmıştır. Burada tartışmalı olansa toplumun hiç tecrübe etmediği bir şeye karşı nasıl böyle bir tavır alabilecekleri sorusudur.

Graeber, Amerikan toplumu ile anarşizmi bir arada kullanarak anarşizmin savı açısından önemli bir benzetme yapmıştır. ‘Modern Amerikalılar, insanın kıskançlık, oburluk ve miskinliğini ne kadar farkındalarsa; anarşist toplumlarda insanın hırs ve kendini beğenmişliğinin o kadar farkındadır. Fakat burada insanın doğuştan iyi ya da kötü olma fikrini anarşizmin ne şekilde benimsediği ile ilgili tartışmalı bir durum söz konusu. Çünkü hırsı ve elde etme arzusunu ahlaki açıdan sorunlu ve toplumsal açıdan tehdit olarak gören anarşizmin, toplumu düzenleyen hiçbir kurum ve yapı olmadan bireyi olumlayarak istediği özgürlük kendiyle çelişen bir hayal olmaktan öteye gidemiyor.

Graeber; toplum, devlet ve ulus-devleti bir arada açıklamaya çalışmıştır. Kimsenin anarşist bir devlet örneği gösteremeyeceği için, tanımlanan şeyin hükümetin olmadığı bir ulus-modern-devlet olduğunu söylemiştir. Anarşizmdeki devletin olmama durumu bu bakış açısına göre, yabancılaşmanın aşılması durumudur. Fakat ulus-devletten bahsediliyorsa -ki belirli sınırlar vardır – küreselleşmeyi küresel vatandaşlık çağrısını bir küresel devlet oluşturma çağrısı olarak tanımlamıştır. Bu da anarşizmin duvarları yıkma ve bir dünya insanı olabilme hakkı düşüncesine ters düşmektedir. Bunu açıklarken Graeber’in devrimci eylem tanımını da eklemek devlet, ulus- devlet ve hükümetin Graeber’in tanımlamalarında nerede ve ne şekilde olduğunu tartışmamızı sağlayabilir. Graeber’e göre, devrimci eylemin zorunlu olarak hükümetleri alaşağı etmesi gerekmez ve devrimci eylem bir iktidar ya da tahakküm biçimini reddeden ve dolayısıyla ona karşı koyan, aynı zamanda bunu yaparken de toplumsal ilişkileri bu ışıkta yeniden kuran her toplu eylemdir. Bu tanımlama da anarşizmi nereye oturttuğu biraz belirsiz kalmakla beraber genel savı açısından da eksik kalmıştır. Bununla beraber Graeber kölelik ile ilgili antropolojik çalışmalara dayanarak ( Friedman: eski kölelik kapitalizmin en eski versiyonudur) modern kapitalizmin köleliğin yeni biçimi olduğunu iddia etmiştir.

Yazar, iktidar, devlet ve şiddet ilişkisini anarşizmin bunun karşıtı olarak ele alırken düşüncesini yine akademisyenler üzerinden açıklamıştır. Graeber anarşizmin değil, devletin olduğu bir toplumda şiddetin var olacağını söylemiştir. Buna göre, devlet varsa iktidar vardır ve iktidarın tek taraflı oluşu şiddete ve bununla paralel olarak da cehalete yol açar. Graeber, bürokrasileri cahil olanları idare etme biçimi olarak tanımlar.

Anarşizm içindeki çalışma ilişkilerinin düzenlenmesi ile ilgili olarak Graeber, çalışmaya karşı mücadelenin her zaman anarşist örgütlenmenin merkezinde olduğunu söyleyerek, IWW ( Industrial Workers Of The World) yani bilinen adıyla Wobbyler’den yola çıkarak örnek vermiştir. Wobbylerin sloganı ‘ ücret sistemine hayır’ olmuştur ve amaçları; bir tahakküm ilişkisi olarak çalışmayı bütünüyle ortadan kaldırmak için mücadele etmektir. Bu noktada anarşizmin Marksizm içindeki kapitalizm eleştirisini büyük ölçüde benimsediğini söylemek mümkündür. Aynı hedefe Marksistler, devleti belli bir dönem için bile olsa muhafaza ederek, anarşistler ise daha baştan ortadan kaldırarak ulaşmayı hedefler. Graeber, anarşizm açosondan hangi işlerin fiilen gerekli olup olmadığı tartışmasını ortaya atmıştır. Onun bakış açısıyla bir çok işin ortadan kalkması insanlık için bir kazanımdır. Örneğin, reklamcılığın tasfiyesi, gereksiz ürünlerin üretimini, sevkiyatını, satışını da düşürecektir; çünkü insanlar bu ürünleri gerçekten istediklerinde her şekilde onlar hakkında bilgi edinmenin bir yolunu bulacaklardır.


Graeber’in anarşizmin yalnızca modernite içinde değerlendirilemeyeceği, ilkel olarak adlandırılan toplumlarda da anarşizmin var olduğunu ve bu açıdan  diğer ideolojilerle ayrıldığını, bu nedenle de en iyi antropoloji ile incelenebileceği görüşüne katılsam da yazarın bazı eleştirilerini akademisyenler üzerinden yaparken kendisinin de akademik bir kariyere sahip oluşu oldukça çelişkili bir durum. Bununla beraber anarşizmin tanımlanmasındaki zorlukların onun heterojen yapısından kaynaklandığını düşünüyorum ve bir anarşizmden yola çıkmayı neredeyse imkânsız buluyorum. Burada ‘anarşizm değil anarşizmler vardır’ demek yerinde olur. Yazarın kendi anarşizmini betimlerken, iyimser bir doğa anlayışını kullanmanın yanında aynı zamanda doğal olanın da iyi olmadığını vurgulamış. Yazarın kendi kendine düştüğü çelişkilerini anarşizmin zaten var olan çelişkili yapısından kaynaklandığını düşünüyorum. Anarşizme farklı açılardan yaklaşan bir kitap olması da sanırım antropolojiyi işin içine katmasından ileri geliyor.


Bu Yazıyı Paylaş! Google+! Pinterest!

YORUM YAZIN


Eksik sayıyı RAKAMLA yazın: