Film: Revolutionary Road’un Düşündürdükleri

Kategori: Film - Yorum Yazın
Film: Revolutionary Road’un Düşündürdükleri

Filmin nasıl bittiğini söylemedim ancak yine de filmi izlemeden okumamanızı öneririm.

Sade ama bir çok yönden etkilendiğim bir film oldu Revolutionary Road. Beş senelik olmasına rağmen ben yeni izledim. (Filmin künyesi için: imdb.com) Romandan uyarlanmış ancak ben romanı okumadım, yorumlarımı filme göre yaptım.

Filmin ilk yarısında araları oldukça bozuk olan çift (Frank ve April) büyük bir heyecanla Paris’e taşınma kararı alır. Hayallerini bu zamana kadar ertelemişlerdir. Sanırım hepimizin yaptığı gibi… Bu sahneler beni hayaller hakkında düşünmeye sevk etti. Hayaller vardır ama onlar ertelenir, “gerçekçi” değillerdir. Hayat aslında para kazanmak, evlenmek, çocuk yapmak ve çocuklarını büyütmekten mi ibarettir? Hayatın amacı bu mudur, yoksa toplum bizden bunu beklediği için mi yaparız?

Taşınma kararı aldıklarından beri çiftin arasının düzeldiğini görürüz. Hayattan sıkılan, sevmediği bir işi yapan, mutsuz olan bir insan bu mutsuzluğu eşine de yansıtmaz mı? Bir ilişkinin iyi olması için önce bireylerin “iyi” olması gerekmez mi? Bence gerekir. Nitekim bu filmde gördüğümüz de budur. Ve tipik tepkiler: Kimse anlam veremez. Neden gidiyorsun ki? İş bulacak mısın? Karın çalışacak da sen çalışmayacak mısın?

Sanırım sıradan hayatlara boğulmuş, hayallere ve arzulara gözünü kapamış insanların vereceği tepkiler bu türden oluyor. Bana göre çoğu insan böyle… Bu sahne bana hayatımdan bir sahneyi hatırlattı. Gıda Mühendisliği’ne girmişim ama mutlu değilim. Bölümü bırakmak istediğimi söylüyorum. Psikoloji okuyacağım. Tepkiler aynı: Neden bırakıyosun? Sınava yeniden girdiğinde yapabilecek misin? Tekrar girenler yapamıyor. Ya yapamazsan? İki yıl kaybın olacak, kim istediği işi yapıyor ki? Vs vs…

Filmde çiftimizi anlayan tek kişi, bir süre psikiyatrik tedavi görmüş olan “deli” dir. Hoşuma giden bir replik:

– Belki biz de en az onun kadar deliyizdir.

+ Eğer deli olmak hayatı istediğimiz gibi yaşamaksa, zır deli olmamız umrumda bile değil.

İlginç olan nokta ise şu:  İşi bırakmak isteyen Frank, bu rahatlıkla (belki de karısı ile arasının düzelmesinin mutluluğu da olabilir) işinde daha da başarılı olur ve terfi teklifi alır!

Filmin ikinci yarsında düşüncelerim hayallerden gerçeklere doğru değişti. Terfi teklifinden sonra Frank’in taşınma hakkında düşüncelerinin değişmeye başladığını görürüz. Hayalle gerçek arası sıkışmışlık hissi… Güzel maaşlı bir işi arkada bırakmak mantıklı mıdır? Hem mutlu olmak için Paris şart mıdır? Başka bir eve geçip burada da mutlu olamaz mıyız? Frank’in düşünceleri April’in hoşuna gitmez. April Paris ya da başka bir yere, sadece gitmek, hayatı yeniden bulmak isteğindedir.

Burada düşünüyorum ki, erteleme doğamızda mı var acaba? Bir hayali hemen gerçekleştirmek yerine ileriye ertelemek neden daha kolay gelir? Değişimin, alışılmışı bırakmanın zorluğu Frank’e özgü değil.

Ne istediğini bilememe sanırım insana en çok işkence eden şeylerden biri.

April’in beklenmedik hamileliği Frank’e kalma isteğini temellendirme imkanı verir.

“Kimse gerçeği unutmaz. Sadece kendilerine yalan söylemekte ustalaşırlar.” diyor April.

Frank belki de yeni terfisi ile işini daha çok sevmiştir, zira bilgisayarlara gerçekten ilgiyle yaklaştığını görürüz. Aklıma ilk düşüncelerimle çelişen başka bir düşünce geldi, belki bir hayali gerçekleştirmek yerine elinde olanla mutlu olmayı öğrenme, elindekini hayallerine çevirme de mümkün olabilir. Frank bunu seçmiş görünüyor. Ki bu konuda “deli”mizin çarpıcı tespitleri olayı özetler nitelikte. Ancak April’in doyumsuzluğu bu kararla artar. O mutsuzdur, hem de çok. Üstelik doyumsuzluk konusunda yoldaşı olan Frank onu yarı yolda bırakmıştır.

April, insanı çok düşündüren bir karakter. O depresyonda mıydı? Frank’in dediği gibi psikiyatrik yardıma mı ihtiyacı vardı? İstemediği bir hayatı yaşadığını görüyoruz, o aslında maceralara atılmak isteyen bir genç kadınken evli, çocuklu, sıradan bir banliyö hayatına hapsolmuştur. Belki April yardım alsaydı gidişat farklı olabilirdi. Ancak o yıllarda (1950ler) sanırım bu kadar “normal” görülmüyordu yardım almak.

April için çözüm ne olabilirdi sorusu geliyor insanın aklına. Paris’e gitseler mutlu olacak mıydı, yoksa orada da mutsuz mu olacaktı? Boşanmalı mıydı? Boşanmak o yıllarda toplumsal olarak kadını zorlayan bir durumdu bunu da unutmamalı. Baştan evlenmemeli miydi? Ve artık gerçekten Frank’i sevmiyor muydu?

Mükemmel görülen çiftin hazin yaşamı…

En çok etkilendiğim sahneler filmimizin “deli”si ile diyaloglar ve çiftimizin şiddetli tartışma sahneleriydi. Oyuncular müthiş oynamışlar. IMDB’de filmin tartışma panolarında farklı, ilginç yorumlara da rastladım. İlgilenenlere tavsiye ederim. Daha bir çok yorumun yapılabileceği, anlam çıkabilecek bir film. Zaten sanat böyle değil midir?

Hayattan doyum almanız dileğiyle… :)


Bu Yazıyı Paylaş! Google+! Pinterest!

Film: Revolutionary Road’un Düşündürdükleri (1 Yorum)

Yorum Yaz

  1. film izle dedi ki:

    Sam Mendes yönetmiş ayrıca Kate ve Dicaprio var bende izledim beğendiğim filmler arasında ayrıca yazını okurkende keyif aldım teşekkürler.

YORUM YAZIN


Eksik sayıyı RAKAMLA yazın: